Ahilik ve Kurumsal Sorumluluk

Kurumsal sorumluluk algısı, kaçınılmaz olarak kültürden beslenir. Türkiye’de dürüst iş yapma, ustalara saygı, hesap verebilir olma, temiz ahlak gibi birçok erdem, hâlen “ahilik” ile ilişkilendiriliyor. Dolayısıyla “kurumsal sorumluluk nedir?” sorusuna kolay ve kapsamlı bir yanıt ararken, “aslında eskiden ahilerin yaptıklarını günümüze taşımaktır” demeyi uygun bulabiliyoruz.
Fakat hem modern anlamıyla kurumsal sorumluluğun tarihi bir kurumla ilişkilendirilmesi, hem de yüzyıllar boyunca çok farklı anlamlar ve işlevler kazanmış olan ahilik kurumunun kurumsal sorumlulukla eş tutulması kolay değildir. Her iki kavramın da gereksiz genellemelerden ve desteksiz iddialardan arındırılması gerekir.
Bu amaçla Ahi Evran Üniversitesi ve Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı tarafından, 21.09.2012 tarihinde Kırşehir’de düzenlenen, “Ahiliğe Genç Bakışlar Ulusal Sempozyumu”na katılarak, ahilik ve kurumsal sorumluluğu karşılaştırmış, ahiliğin kurumsal sorumluluk anlayışımıza ilham verebilecek özellikler taşıdığını iddia etmiştim.
Değerli Hocamız Kâzım Ceylan tarafından hazırlanan ve Ahi Evran Üniversitesi Ahilik Kültürünü Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından yayınlanan sempozyum bildirileri kitabında bulunan ilgili makaleyi aşağıda görebilirsiniz (kaynak gösterme bilgisi sayfanın en altında yer almaktadır).

 

Ahilik ve Kurumsal Sorumluluk[1]

Berkay Orhaner

Özet

Kökleri bin yıl kadar öncesine uzanan ahi birlikleri, özellikle Anadolu’da, göçebe Türk boylarının yerleşik hayata geçmelerini ve Müslümanlaşmalarını sağlayarak birçok önemli işlev üstlenmişlerdir. Sonrasında Batı’daki eşdeğerlerine uygun olarak loncalara dönüşen ahi birlikleri, genel ve mesleki ahlak öğretilerini günümüze kadar aktarmayı başarmışlardır.

Tüm bu özellikleriyle ahilik, kurumsal sorumluluk düşüncesine yeni fikirler kazandırabilecek niteliğe sahiptir. Ayrıca ahilik modern dünyanın merkezi örgütleri olan şirketleri, iş ahlakına davet ederek ve gönüllü bir yaklaşımın altını çizerek kurumsal sorumluluğun daha iyi anlaşılması için önemli bir fırsat sunar. Fakat bunların gerçekleştirilebilmesi için ahiliğin çoklu bilimsel yaklaşımlarla, büyük genellemelerden kaçınılarak ve ahiliğin farklı işlevleri göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerekir.

Bu makalede ahilik, tarih boyunca ifade ettiği farklı işlevleriyle birlikte ele alınacak, kurumsal sorumluluk düşüncesinin ortaya çıkışına ve Türkiye’deki durumuna değinilecektir. Son olarak ahilik ve kurumsal sorumluluğun nasıl ilişkilendirilebileceğine dair bir tartışmaya yer verilmiştir.

Abstract

Thousand years old ahi tradition undertook several important functions, including adaptation process from migrant life order to settled life and Islamization. Afterwards ahi organizations transformed into guilds, however they could transmit their doctrines regarding to general and occupational ethics.

With all of its features, ahi order is a fertile source to give new and original ideas for corporate responsibility. Furthermore it can provide a significant opportunity to invite corporations –the central organization unites of modern world- to business ethics and voluntary endeavor for responsibility. However, in order to actualize this potential, multidisciplinary approach is needed to understand ahi order and all of its functions throughout the history more deeply, avoiding from extreme generalizations.

In this article, ahi order will be evaluated considering its different significant functions. Moreover, the origins of the idea of corporate responsibility and its condition in Turkey will be addressed. Finally, how ahi order and corporate responsibility could be associated will be debated.

 

Giriş

Ahi yapılanmalarının temel metinlerini oluşturan fütüvvetnamelerin, Fatih Millet Kütüphanesinde saklanan örneklerinden birinde şöyle yazmaktadır: “Ahilik başlamaktır… sakala ak düşmektir”[2]. Bu sözler, ahiliğin kişinin tüm hayatı boyunca sürdüreceği, yılmadan hevesle ve olgunlukla devam ettireceği bir yaşam şekli önerdiğini vurgular.

Gerçekten de ahilik hem doğrudan egemen olduğu 11. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında, hem de günümüzde adanmış bir yaşam şekline ve hayat anlayışına işaret eder. Öyle ki yüzyıllar içerisinde ahilik, siyasetten ekonomiye, bireysel ahlaktan şehirleşmeye, askeri direnişten dinsel değişimlere birçok farklı toplumsal kurumu yakından etkilemiştir. Günümüzde ise ahilik ile ilgili anlatılar halen toplumsal hafızalarımızda yerini korumakta, ahilerin etkileri halen tartışılmaktadır. Öyle ki mesken isimlerinde (Ahiboz yerleşimi, Ankara Etimesgut [Ahi Mesut] ilçesi, Ahi Şerafeddin Camii, Ahi Evran Camii, vs) ve Türkçedeki birçok deyimde (pabucu dama atılmak, bir işin püf noktası gibi) ahiliğin sosyal bellekteki yerine ilişkin ipuçları vardır. Ancak ahiliği tarih içinde konumlandırmak oldukça güçtür. Ahilik ne sadece bireysel bir ahlak öğretisi ne de sadece mesleki lonca sisteminin Anadolu’da büründüğü isim değildir. Buna karşın günümüzde ahilik ile ilgili yayın ve demeçlerin birçoğu ahiliği tek boyutlu olarak almakta, tüm anlamlarıyla kapsamakta eksik kalmaktadır.

Ahilik ile ilgili olarak diğer bir sorun ise, ahilik düşüncesinin romantize edilmesi ve sadece nostaljik bir unsur olarak ele alınmasıdır. Ahilik ile ilgili büyük iddialar çoğu zaman ahiliğin doğru bir değerlendirilmesinin yapılmasını engellemekte ve ahilik düşüncesinin günümüze ilişkin etkilerini yozlaştırmaktadır. Oysaki ahilik günümüzün sosyal ve ekonomik şartlarına ilişkin birçok konuda günümüz yaşantısı için fikir verebilecek, yeni kavram ve bakış açılarının üretilebilmesini sağlayacak niteliktedir. Bu konuların başında önemi her geçen gün artan kurumsal sorumluluk düşüncesi gelmektedir.

Bu makalede öncelikle ahilik kurumunun ifade ettiği değerler ele alınacak, sonrasında ise modern bir kavram olarak kurumsal sorumluluk ve ahilik hakkında nasıl bağlantılar kurulabileceği üzerine bir tartışma yer alacaktır.

Toplumsal Bir Kurum Olarak Ahilik

Ahilik, kökenleri İslam öncesi Arap toplumuna kadar uzandığı düşünülen fütüvvet geleneği ile ortaya çıkmıştır. Türkçeye ‘olgunluk’ olarak tercüme edilebilecek fütüvvet geleneği bireylerin ortak bir ahlaki amaç için bir araya geldikleri oluşumlardır. Selçuklular zamanında birçok Arap bilgin Anadolu’ya davet edilmiştir. Ahilik kurumuna ilham verecek fütüvvet düşüncesinin de bu âlimler tarafından getirildiği düşünülmektedir. Hatta ahilerin büyük lideri Ahi Evren (Evran) veya önceki ismiyle Hoylu Şeyh Nâsırüddîn Mahmud, 13. yüzyıl başlarında Bağdat’tan Anadolu’ya fütüvvet dostu I. Alaeddin Keykubad (1221-1237)  himayesi altında gelen bir grup ulema ve sufiler arasında yer almıştı[3].

Zaman içerisinde gelişen ve kurumlaşan ahilere ilişkin en kapsamlı bilgileri Faslı seyyah Ibn Battuta verir. 1334 yılında Anadolu’yu gezen Battuta’nın ahilerle ilgili gözlemleri oldukça çarpıcı ayrıntılar taşır. Halil İnalcık’ın çevirisiyle Battuta’ya göre:

“Bu Ahilere Anadolu Türkmen yurdunda her bölgede, şehir ve köyde rastlanır. Dünyanın hiçbir köşesinde, yabancılara yakınlık göstermekte, onların yiyecek vesair gereksinmelerini karşılamakta, zorbaların ve polis hizmetindekilerin veya onlara katılan serserilerin zulümlerini önlemekte, hatta onları kaldırmakta gösterdikleri ciddi çabaları bakımından onlarla kıyaslanabilecek kimse yoktur… Ahi, bir zaviye bina eder, onu halı, kandiller ve başka gerekli eşya ile döşer. Zaviyede onunla beraber olanlar, gündüz çalışırlar ve ikindi namazından sonra ortaklaşa kazançlarını getirirler, bu para ile zaviyede yenecek meyve ve başka yiyecekler satın alınır. Şayet o gün şehre bir yabancı gelmişse, kendisini zaviyede konuk ederler, satın aldıkları şeyleri ikram ederler ve ayrılış gününe kadar konuk onların yanında kalır… Dünyanın hiçbir yerinde davranışlarında onlardan daha centilmence davranan kimse görmedim.[4]

İçinde ahi sözcüğünün geçtiği tarihi kaynakların en eskileri ise Attar’ın Tezkiret-ül Evliya’sı (804) ve Cami’nin Nefahat-ül-Üns (1078) adlı eserleridir[5]. Dolayısıyla İbn Battuta’nın Anadolu’ya gelişinden en az üç yüz yıl önce ahilerin Anadolu’da zaten varlık gösterdikleri anlaşılmaktadır.

Ahi sözcüğünün kökenine ilişkin birçok iddia ortaya atılmıştır. Ahi kelimesinin Arapçada kardeş anlamına geldiği bilinmektedir. Ancak Türkçe’nin ilk ansiklopedik sözlüğü Divanü Lugat’it-Türk’te yer alan ‘aqı’ (akı) kelimesinin de ahi terimine köken olabileceği düşünülmektedir. Çünkü akı, eli açık ve cömert anlamı taşımaktadır[6]. Bu iddiayı en çok dile getiren Mikail Bayram, ahi liderlerine ‘ahi baba’ dendiğini hatırlatır. Ahi kelimesinin Arapça kökeni düşünüldüğünde ‘ahi baba’, ‘kardeş baba’ anlamı içereceği için saçma olacaktır. Oysaki ‘cömert, eli açık baba’ tanımlaması mantığa daha uygun geldiğinden ahi, akı kelimesinden gelmelidir. Bayram’a göre “Arap kültüründe ideal kahraman, sehavet ve şecaat timsali olan Fütüvvet erinin adı “Feta”, İran kültüründe “Cevanmerd”, Türk kültüründe “Akı”dır. Türk Akılığı, İslamiyetle Arap Fütüvvet şiarından etkilenmiştir. Akıların birbirlerine karşı kardeşçe tutumundan dolayı Akı kelimesi yerini Ahi kelimesine bırakmış ve Abbasi Devleti’nin sona ermesiyle Fütüvvet yerini Ahiliğe bırakmıştır[7]”.

Ahiliğin ortaya çıktığı dönem, Anadolu’nun siyasi ve ekonomik olarak oldukça çalkantılı deneyimler yaşadığı yıllara denk gelir. Türk boylarının Anadolu’ya göçü ve İslamiyete geçme süreçleri devam etmektedir. Ayrıca Moğol akınları merkezi otoriteyi sarsmakta, şehirlerin güvenliğini tehdit etmektedir. Bu ortam içerisinde ahi oluşumlarının üstlendiği ilk işlev, eski inançlar ve İslam arasında kalan halkın başvurabileceği bir uzlaşı kültürü yaratmaktır. Ahiler Türk boylarının göçebe hayatı terk etmelerini ve İslam’ı kabul etmelerini hızlandırmıştır[8].

Ahiliğin yarattığı kültür önceleri bireysel ahlak üzerinedir. Her ahi zaviyesi belirli bir fütüvvetnameye bağlıdır. Özellikle ilk ahi oluşumlarında fütüvvetnamelerin esnaf ve sanatkârlar hakkında ayrıntı içermemesi ilgi çekicidir. Ahiler sonraki yıllarda meslek loncaları benzeri bir kimlik kazanmışlardır[9]. İlk dönemlerde ahilik kurumu daha çok bulunduğu şehrin ileri gelenlerinin katılımıyla oluşturulmuş bir ahlaki zaviye oluşturur. Bu dönem ahilerinin liderleri (şeyh veya ahi baba) aynı zamanda askeri ve siyasi güç sahibi kişilerdir. Fütüvvetnameler ise ahlakı genel boyutlarıyla ele almaktadır.

Ahi kuruluşları Anadolu Selçuklu Devleti’ni büyük ölçüde zayıflatan Moğol akınlarına karşı şehirleri askeri olarak müdafaa etmişlerdir.  Moğol egemenliği altına giren ülkede siyasi güç ve kontrol, merkezi otorite tarafından kaybedildiğinde, şehirlerde ahiler, kamu güvenlik sorumluluklarını da yüklendiler. İbn Battuta’ya göre bazı büyük şehirlerde baş ahi çoğu zaman bir sultan gibi davranmak durumundadır. Örneğin, sof imalatı ve ticaretiyle zengin bir şehir olan Ankara’da Ahi Şerefeddin şehrin kamu işlerinde egemendir[10]. Ankara’da ahilerin siyasi ve askeri gücü o kadar gelişmiştir ki, 1290’dan itibaren yaklaşık 65 yıl boyunca Ankara’nın ahilerin kurduğu bir cumhuriyet ile yönetildiği iddia edilmiştir[11].

Ahilik sonraki yüzyıllarda ise genel ahlaktan ziyade, mesleki ahlakı betimleyen fütüvvetnamelerle birlikte, özellikle esnaf ve sanatkarların meslek yaşamlarını örgütleyen bir yapıya bürünür[12]. Anadolu’da izleri 19. yüzyıla kadar görülen ahiler, genel yapısıyla Emevi Endülüs’ten, Kuzey Afrika, Mısır, İran, Semerkant’a kadar yayılmış, çarşıların örgütlenmesini sağlamış ve şehirlerde asayişin korunması başta olmak üzere, önemli kararlarda şehir meclisi işlevi görmüştür[13]. Kudüs’te ahi baba sıfatıyla bir lonca başının ve Osmanlı Kahire’sinde zanaatkârlar arasında oluşturulmuş fütüvvetnamelerin varlığı bilinmektedir[14].

Ahiler zaviyeler kurarak örgütlenirler. Ahi zaviyelerinin müstakili geniş bir avlu içinde, beyaz duvarlı ve aydınlık binalar olduklarına, sürekli temiz tutuldukları ve bekçiler tarafından korunduklarına dair ayrıntılar bilinmektedir[15]. Genel olarak misafirperverliği öne çıkaran ahiler, zaviyeleri vasıtasıyla yolculara imkân sağlarlar. Üç gün kalma koşuluyla zaviyelerde yolculara barınma ve yeme içme imkânı sağlanır. Böylece zaviyeler kendini geçindirebilir. Zaviye kültüründe ortaklaşa çalışmak esastır. Misafire yardım etmek dini bir hayır işi olarak sayılır. Aynı zamanda zaviyeler yeni kurulan köylerin gelişmesi için hızlandırıcı bir etkendir. İlerleyen yıllarda merkezi otoriteler, zaviyeleri vakıf statüsünde saymışlar ve vergiden affetmişlerdir[16]. Bu durum ahilerin hem şehirleşme, hem de merkezi yönetim ile geliştirdiği kuvvetli bağları göstermektedir.

Ahilik, Anadolu’da neredeyse cumhuriyetin kuruluşuna kadar varlığını sürdürmüştür. Ancak merkezi otoritenin ve idari vesayetçiliğin artması, ahi zaviyeleri arasındaki bağların kopması, sanayileşme, uluslararası pazarların büyümesi, uzun yıllar süren savaşlar, üretim-tüketim dengelerindeki hızlı değişim gibi sebeplerle ahiler etkinliklerini yitirmişler ve son olarak 1925’te tekke ve zaviyelerin kaldırılmasıyla örgütsel olarak yok olmuşlardır.

Ahiliğin Toplumsal İşlevi

Ahilik kurumunun yıllar içerisinde birçok farklı işlevi olduğu gözlemlenmektedir. Aynı şekilde ahi zaviyesinin yöneticisi durumundaki ahi babanın da önceleri hem feodal bey, hem dini lider, hem eğitici, hem de işveren durumunda olduğu, sonradan bu işlevlerinin bir bölümünü kaybettiği görülür. Karmaşık işlevlerle yüklü kalfa ve çırakların konumlarında da zamanla değişimler olmuştur[17]. En genel anlatımla ahilerin önceleri bireylerin genel ahlak kurallarına odaklandıkları, sonraları ise ağırlıkla şehirde yaşayan ve tarım dışı faaliyetlerde bulunan bireylerin mesleki ahlakını şekillendirdikleri söylenebilir. Toplumsal ve dünyevi bir kurum olarak ahiliğin, özellikle Anadolu tarihinde etkilediği önemli süreçler altı başlıkta özetlenebilir:

1-İslamlaştırıcı Etki:

Türk boylarının İslam dinine geçmesi resmi tarih yazımında oldukça kolay ve gönüllü bir süreç gibi anlatılmaktadır. Bu görüşü ahilik ile ilgili çalışan bazı yazarlar da paylaşır. Örneğin Ekinci’ye göre 10. yüzyılda Karahanlılar Müslüman olmuşlar ve sonrasında Türkler “önüne geçilmesi güç bir cazibeye kapılmışçasına, hiçbir zorlama olmaksızın kitleler halinde Müslüman olmuşlardır”[18]. Bu görüşe karşıt olarak diğer pek çok tarihçi Türklerin İslamiyet’e geçişinin ‘çok kolay’ olmadığını vurgulamaktadır. Güllülü’ye göre daha Halife Ömer zamanında; İslam Ordularının Sasanileri yenerek, İran’ı bir baştan bir başa yağma etmeleri ve bütün İran hazinelerini Arabistan’a taşımaları Halife Osman zamanında ise, büyük bir ordu hazırlayarak Çin-Bizans ticaret yolları üzerinde küçük hanlıklar halindeki Türk illerinin istila ve yağma edilmesi, Horasan ve İran bölgesindeki Türkler ve İranlıların Halifeliğe karşı olumsuz bir tavır takınmaları sonucunu doğurmuştur. Ayrıca göçebe Türkler, önceki inanışlarından tamamen vazgeçip ‘bir anda’ Müslüman olmayacaklar, İslamlaşma süreci Türkler açısından büyük bir inanç ve kültür sentezini beraberinde getirecektir. Nitekim en hızlı İslamlaşan Türk boyu Oğuzların bile Müslümanlığa geçiş süreci iki yüzyıl sürmüştür[19].

Ahi Evren’in tam bu noktada çağdaşı Hacı Bektaş-ı Veli ile kurduğu iletişimle tam da Türklerin İslam’a uyum sağlayabilmesi için gerekli olan ılımlı ve katılımcı inanç sistemini oluşturur. Tasavvuf düşüncesi ve Batınî yaklaşım, göçebe Türk boylarının İslam’ı kabullenmesi için kolaylaştırıcı bir etkene dönüşür.

Ahi Evren hakkında kaydedilen menkıbeler, ahilerin o dönem için İslam ve göçebe hayat inanışları arasında nasıl bir orta yol bulduklarını özetler niteliktedir. Efsaneye göre Ahi Evren, Kırşehir’de bulunan ejderhayı öldürerek, Kırşehir halkını kurtarmıştır[20]. Bu efsane Oğuz Türklerinin kadim Oğuz Kağan destanıyla aynı özellikleri taşır. İlgili destanda Teoman’ın oğlu Mete Han, halkı bir canavardan (gergedandan) kurtararak Türk boylarının takdirini ve güvenini kazanmış, Oğuz Kağan’a dönüşmüştür[21]. Diğer yandan ahilerin piri ve koruyucusu sayılan Ahi Evren ölümünden sonra ahiler tarafından İslam geleneklerine uygun olarak da efsaneleştirilmiştir. Ahi Evren’in Hz. Muhammed’in soyundan geldiğine inanılmış, ahilik sisteminde var olan her bir zanaat kolunun pirleri belirlenmiş, bu pirlerin Hz Muhammed’in hayatında rol oynamış şahıslardan veya İslam öncesinde yaşamış peygamberlerden seçilmesine dikkat edilmiştir[22]. Dolayısıyla Ahi Evren hem kadim Türk inançlarında, hem İslam’a uygun mitolojide kendisine yer edinebilmiştir.

Benzeri bir gözlemi Sabahattin Güllülü’de yapmaktadır. Güllülü’ye göre ahi babaların konumlandırılışları bazen eski Türklerin Alp tipindeki kahramanlarına, bazen de İslam’daki Veli sıfatlı kişilere benzemektedir. Örneğin Konya ahilerinin başı Ahmed Şah, ahilerin metinlerinde zenginliği ve kuvvetiyle öne çıkmış, bir kumandan gibi defalarca Konya’yı savunması övülmüştür. Ahmed Şah eski Türk beylerinin betimlendiği gibi kuvveti ve cesareti ile dikkat çeker. Diğer yandan bir diğer ahi şeyhi, Şeyh Edebali, keramet sahibi, âlim, derviş özellikli, hikmetli rüyalar gören bir veli olarak aktarılır[23]. Bu sıfatlarıyla birlikte Şeyh Edebali’nin övgüsü, Ahmed Şah’a göre daha İslamidir.

Ahiler genel olarak Anadolu halkının daha rahat uyum sağlayabileceği Bektaşilik öğretisini benimsemişlerdir. Ahi zaviyelerinde Bektaşi zaviyelerine benzer şekilde semah yapılır ve ritüeller arasında büyük benzerlikler bulunur.

Dolayısıyla ahilik önceleri genel ahlakı İslam dinini temel alarak günlük yaşama uyarlayan kuruluşlar olarak, göçebe Türk boylarının Müslümanlaşmalarında etkin bir rol oynamıştır.

2-Yerleşik Hayatı Özendirici Etki

Türkler için İslam’a geçmek sadece din değiştirmek değil, büyük bir uygarlık değişimidir. İslam dinine geçen Türkler aynı zamanda yerleşik hayata da uyum sağlamaya çalışmışlar, ahi birlikleri bu süreci de yakından etkilemiştir.

Ahilerin bir zaviyeye bağlı olarak varlığını sürdürmesi, bu zaviyelerde fütüvvetname adı verilen ana metinlerin yol göstericiliğinde çalışmaları yerleşik hayat kültürü ile sürdürülebilecek alışkanlıklardır. Halil İnalcık, ahilerin Anadolu’nun kolonizasyon sürecini kolaylaştıran bir fonksiyonu olduğunu belirtir. Yeni kurulacak bir köye önce ahiler yerleşir, sonrasında kurulan ahi zaviyesinin etrafında, ortaklaşa yaşam kültürü ile nüfus artışı sağlanır. Öyle ki ahiler bu işlevlerini yıllardan beri başarıyla uygulamışlar, özellikle Osman Bey zamanında Osmanlı’nın yayılımında da etkin bir rol oynamışlardır. Osman Bey bir bölgeyi ele geçirdikten sonra o ülkeyi örgütlemek için ahilerden ve fakılardan (hukuk uzmanları) yararlanmıştır[24].

Şehirleşme sürecini hızlandıran bir işlevi olan ve şehirlerde egemen güç haline gelen ahiler, siyasi ve askeri olarak da kimliklerini kuvvetlendirmişlerdir. Ahi şeyhleri şehir yönetimini doğrudan etkileyecek kadar güçlenmiş, Kayseri, Konya, Ankara gibi kimi şehirlerde Moğol baskınlarına karşı savaşmışlardır.

Anadolu tarihi açısından 13. yüzyıl oldukça hareketli bir zaman dilimidir. Moğol baskınları, Anadolu Selçuklu Devleti’ndeki yönetim değişiklikleri, yeni kurulan Türk Anadolu yerleşimleri, Müslümanlaşma süreci devam eden Türk boyları, Anadolu’da ortaya çıkan inanç ve kültür eksenli örgütlenmeler, doğrudan ahilik ile ilişki içerisindedir. Örneğin ahilerle dost olan I. Alaeddin Keykubad, oğlu ve veziri tarafından öldürüldükten sonra, ahiler yönetimle iyi geçinememişler, hatta Ahi Evren tutuklanmıştır. Babailer isyanında ahilerin de başkaldırdığı söylenmektedir. Bir Moğol baskını sırasında Ahi Evren’in eşi Fatma Bacı esir düşmüş, 15 yıl sürgünde yaşamıştır. Birbirileriyle kavgalı olan yönetim ve ahilerin arası tahta II. İzzettin Keykavus’un geçmesiyle yeniden düzelmiş, Ahi Evren vezir olmuştur. Diğer yandan Konya’da bulunan Mevlana ile Ahi Evren arasında bir anlaşmazlık olduğu da bilinmektedir. Mevlana’nın dostu Şems-i Tebriz’i‘nin Ahi Evren tarafından öldürüldüğü iddia edilmiştir. Diğer yandan Ahi Evren’in genel olarak bir başka Moğol baskınında öldüğüne inanılmaktadır. Fakat diğer bir görüşe göre Ahi Evren ve Mevlana’yı reddedip Ahi Evren’in müridi olan Alaüddün Çelebi, Mevlana’nın müridleri tarafından öldürülmüşlerdir[25]. Tüm bu süreç, ahilerin gittikçe yerleşikleşen ve şehir yaşamına uyum sağlayan Anadolu coğrafyasında, siyasette ve halk hareketlerinde de ne denli etkili olduklarını gösterir.

Ahiler, şehirlerin örgütlenmesi ve siyasi otoriteye yardım sağlanması hakkında etkinliklerini Osmanlı döneminin kuruluş yıllarında daha da artırmışlardır. Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Osman’ın akıl hocası Şeyh Edebali bir ahi şeyhidir. İlerleyen yıllarda Osman Bey’in ölümüyle birlikte ortaya çıkan kararsız döneme ahilerin desteğini alarak beyliğe gelen Orhan son vermiştir[26]. Sonraki yüzyıllarda ise ahiler yerleşik hayata geçen ve İslam’a uyum sağlayan Türk şehirlerinde mesleki faaliyetlere odaklanacaklar ve genel ahlaktan ziyade esnaf ve sanatkârların sahip olması gereken ahlakı vurgulayacaklardır.

3-Lonca Etkisi

Anadolu’da artan şehir yaşamının gerektirdiği tarım dışı ekonomik etkinliklerde Müslüman Türklerin yer almasını sağlayan kuruluşların başında ahilik gelir. Tarihçi İbrahim Kafesoğlu’na göre gayrimüslimlere kapalı yapısıyla ahiler Müslüman meslek sahiplerine ayrıcalıklar sağlamış, Türklerin şehir ekonomisinde yer almalarını sağlamıştır[27].

Ahilerin mutlaka bir iş sahibi olmaları gerekir. Ekonomik bir uğraşı olmayan kişinin ahlakının gelişmeyeceği var sayılmıştır. Öte yandan her ne kadar ahilere bir sanat sahibi olmaları emrediliyorsa da, üretim, kanaat ve tevazu ölçülerine bağlı olmalıdır. Bir ahi çalışmak ve kazanmak amaçlarına fazlasıyla odaklanamaz. Ahi işe geç başlamalı ve işten erken ayrılmalıdır. Bir ahinin gününün hangi saatlerini çalışmayla geçirebileceği zaviye tarafından belirtilir.  Ayrıca ahinin kazancı doğrudan bireysel bir kazanç olarak görülmemektedir. Ahilerin kazancı birliğin genel kazancını meydana getirir, dolayısıyla kazanç merkezi otorite tarafından belirlenmektedir[28].

Ahilik bir yandan genel ve mesleki olarak her ahinin sahip olması gereken ahlak kurallarını öğütlediği gibi, diğer yandan şehrin üretim koşullarını belirlemektedir. Şehirlerin yerel mal üretim miktarlarının şehrin koşullarına göre belirlenmesine dikkat edilmektedir. Bu sürecin denetimi devletle işbirliği yapılarak sağlanmıştır. Örneğin İstanbul’da 150 fırıncının çalışmasına izin verilirken Beypazarı’nda 10 fırıncıya izin verilmiştir. Kaçak çalışanlara karşı ahiler devlete başvurabilir. Ancak mal kalitesi ve bir şehrin kendi içindeki hizmet kalitesi doğrudan ahilerin kontrolündedir[29].

Ahilik çırak-kalfa-usta yapılanması dâhilinde mesleki eğitime büyük önem verir. Ahiliğin lonca sistemi kapsamında gelişmesi ile birlikte ustaları yöneten ‘yiğit başı’ ve yapılanmanın en üstünde ‘ahi baba’ unvanları da ortaya çıkmıştır. Anadolu’daki tüm ahi yapılanmaları önceleri Ahi Evren zaviyesini merkezi otorite olarak kabul etmiştir. Hatta yiğit başı ve ahi baba gibi görevler Kırşehir’den atanmaktadır. Ancak ilerleyen zamanlarda Kırşehir Ahi Zaviyesinin otoritesi zayıflarken, devlet otoritesinin egemenliği çoğalmıştır. Bu durum Ahi Evren geleneğinin bozulması olarak da anılmaktadır[30].

Lonca sistemi 16. yüzyıldan sonra giderek resmileşmiştir ve devletle doğrudan ilişki kurmuştur. Böylece loncalar sadece esnaf ve sanatkâr teşkilatlanmalarının iç yapılanmalarını belirleyen kuruluşlara dönüşmüş ve 13. yüzyıl ahiliğinden biçim olarak uzaklaşmışlardır[31]. Ancak lonca sistemlerinde ahiliğin geleneksel etkisinin uzun süre devam ettiği gözlemlenmektedir. Genel ahlaktan ziyade mesleki ahlaka yönelik ifadeler de içerse, fütüvvetnameler, ilerleyen yıllarda da loncalar için temel metin oluşturma işlevine devam etmiştir. Aynı şekilde ahiliğe özgü ritüeller, gelenekler ve unvanlar lonca sistemlerinde de uzun yıllar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Osmanlı’daki loncaları, Avrupa’daki benzer lonca sistemlerinden ayıran, Anadolu’da lonca sistemlerinde dahi etkisini devam ettiren ahiliğin etkisidir.

4-Toplumsal Sorumluluk Etkisi

Ahilik, yüzyıllar içerisinde lonca sistemlerine dönüşse ve nihayetinde cumhuriyetin kuruluşu ve sanayileşme gibi kimi etkenler nedeniyle örgütsel olarak ortadan kaybolsa dahi, Anadolu kültüründe esnaf ve sanatkârların hayat algılarına tesir etmiş ve bu etkisini günümüze kadar taşımıştır. Buna göre esnaf veya sanatkâr sadece para kazanmaya odaklanmış, kendi kârından başka bir şey düşünmeyen kişi değildir. Meslek sahipleri şehirlerindeki gelişmelerle yakından ilgilenirler. Fakirleri kollarlar, gençlerin eğitimi ve istihdamını sağlarlar, çevreyi güzelleştirmek ve itibarın artırılması için çaba sarf ederler.

Ahiliğin oluşturduğu, yüzyıllardır tarihten süzülerek toplumsal hafızalarda yer eden ahlak anlayışı hakkında Halil İnalcık’ın saptaması dikkat çekicidir:

“Ahilik adabı yüzyıllar boyunca Anadolu Türk halkının milli karakterini belirlemiştir. Bugün sosyal antropologların Türk köy ve kasabalarında sıradan Türk insanının davranışları üzerinde tespit ettikleri özellikler, olağanüstü bir konukseverlik, güç durumda olanların yardımına koşma, özveri ve dayanışma, emece denilen tarlada hep birlikte ortak çalışma, büyüğe saygı, hırsızlıktan, cinsel tacizden ve başkası aleyhinde kötü söz söylemekten dikkatle kaçınma, yiğitlik ve civanmertlik hepsi fütüvvetnamelerde telkin edilen ideal insan sıfatlarıdır”[32].

Sıradan halkın dahi milli özelliği haline gelen ahi davranışları, bireysel olduğu kadar toplumsal kapsamda da etkili olmaya devam etmiştir. Loncalarda tutulan kayıt defterleri loncaların sadece mal alım satımı ile ilgilenmediklerini gösterir. Miladi takvime göre 1872-1873 yılında İstanbul’da faaliyet gösteren bir sandığın giderlerinde tahmin edilebileceği gibi giriş ücreti, faizi ve evkaf hisse bedeli gibi kalemler mevcuttur. Ancak bunların yanında sandığın gider kalemleri şöyle sırlanmaktadır: Teberru (bağış), yedirme bedelleri, tamir (giderleri), mevlit okutma ücreti, ölülere kefen (giderleri), misafirlere (harcanan giderler), taş köprü tamiri (giderleri), muallim (eğitmen) ücreti, mekteplere kömür, sokakları tamir…[33] 19. yüzyılın sonunda dahi -orijinal etkinliğini yitirdiği halde- ahiliğin, meslek sahiplerinin toplumsal sorumluluk anlamında hareket etmelerini sağladığını göstermektedir.

Kurumsal Sorumluluk Fikrinin Ortaya Çıkışı

Yakın dünya tarihinde toplumsal ve ekonomik yapıda büyük dönüşümler kaydedilmiştir. Sanayileşme ve teknolojik ivme önceleri hayal edildiği üzere sürekli bir büyüme ve gelişmeyi beraberinde getirmemiş, 1930’lu yıllarda yaşanan Büyük Buhran dönemi tüm dünyada mutlak bir yoksulluğa ve uluslararası ilişkilerde ciddi sıkıntılara neden olmuştur. Değişen sosyo-ekonomik yapı ve iki büyük dünya savaşı, ilerleyen yıllarda çift kutuplu bir dünyayı meydana getirmiştir. Bir yanda vatandaşlarına sınırsız bir eşitlik vadeden sosyalist ülkeler kutbuna karşı, serbest piyasa ekonomisini savunan ülkeler ‘sosyal devlet’ yapısını icat etmişlerdir. Ancak son otuz yılda Soğuk Savaş Döneminin sona ermesiyle birlikte, dünyanın sosyo-ekonomik düzeni yeniden değişime uğramış, hükümetler özel sektör üzerindeki düzenleyici ve sınırlandırıcı etkilerini büyük oranda kaybetmişlerdir.

Günümüz dünyasını şekillendiren en önemli olguların başında küreselleşme gelmektedir. Küreselleşme son yüzyılda hızını artırmış, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, tüm dünyanın kaçınılmaz olarak içselleştirdiği çok hızlı bir dönüşüm haline gelmiştir. Anthony Giddens’a göre küreselleşme tek boyutta incelenemez. Finansal sistemlerdeki değişim, popüler kültürün etkisi, şirketlerin artan etkinlikleri ve siyasi sahnede devletlerin güç kaybı hep birlikte oldukça karmaşık bir olgular kümesi olarak küreselleşmeyi şekillendirmektedir. Böylece büyük sorunların çözümü için devletler tek başlarına yetersiz kalmaya başlamışlardır[34].

Küreselleşme, ülkeleri ve insanları birbirlerine benzeten bir etkiye sahiptir. Bu etkinin en açık şekilde fark edildiği sahne ekonomidir. Yeni dünya düzenine göre tüm bireyler aynı pazarın müşterisi, tüm satıcılar da aynı şekilde aynı büyük çarşının tüccarlarıdır. Diğer taraftan teknolojik gelişmeler sayesinde dünya refahı genel olarak yükselmiş olmasına rağmen küreselleşme süreci kutuplaşmayı artıran bir etki göstermiştir. Dünya nüfusunun en yoksul beşte birinin küresel gelirdeki payı 1989 ile 1998 yılları arasında 2.3’ten yüzde 1.4’ düşmüştür[35].

Günümüzde küreselleşmenin en etkin oyuncuları bireyler değil, şirketlerdir. Şirketler tüm dünyada toplumsal yapının merkezi örgütlenme modeli hâline gelmiştir. Aynı insanlar gibi doğup, büyüyebilen, evlenip çocuk sahibi olabilen şirketler, hukuk önünde bireysel kişiliklerle aynı haklara sahiptir. Öte yandan küreselleşme süreci, ‘tüketici’lere dönüşen bireylerin bilinçlerinde de değişimler meydana getirmiştir. Yeni tüketici bilinci, şirketleri tüzel kişilikler olarak toplumun birer parçası olarak savunmakta, şirketlerden belirli bir iş ahlakına uygun davranışlar beklemektedir.

Bu beklentinin temelinde sorumluluk algısının şirketlere yönetilmesi vardır. Şirketler ister hizmet, ister ürün üretsinler, aynı bireyler gibi çevresel ve toplumsal kaynakları tüketerek varlıklarını devam ettirirler. Fakat bireyler topluma karşı, sürekli olarak davranışlarını ahlaki bir süzgeçten geçirirlerken, şirketlerin daha fazla kâr amacıyla bencil ve iştahlı davranış göstermeleri yakın zamana kadar normal görülmüştür. Bu kabulün altında şirketlerin tek amaçlarının kâr etmek olduğuna dair genel kabul yatmaktadır.

Kurumsal sorumluluk fikri tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Şirketleri de bireylerle birlikte toplumsal birer şahsiyet, hatta ‘vatandaş’ olarak gören kurumsal sorumluluk anlayışına göre, şirketler toplumsal, ekonomik ve çevresel sorunlara karşı doğrudan sorumludur. Aynı şekilde toplumsal, ekonomik ve çevresel refahın artırılması için şirketlerin gönüllü olarak çalışmalar yürütmeleri beklenmektedir. Toplumda oluşan bu yeni anlayış kimi yazarlarca ‘sorumluluk devrimi’ olarak isimlendirilmektedir. Bu görüşe göre bireyler aynı vergi öderlerken veya oy verirken vatandaşlık görevlerini yerine getirdikleri gibi, iş ahlakından yoksun şirketler yerine, sorumluluk sahibi şirketlerin ürün ve hizmetlerine para ödeyerek sorumlu yaklaşımlarını daha da geliştirmişlerdir[36]. Bir diğer görüşe göre, kendisini tarihte kamu sektöründen farklılaştırmayı başarabilen özel sektör gibi, artık ‘sivil sektör’ adında üçüncü bir sektörden konuşmak mümkündür. Sivil sektör kendi ayakları üzerinde durabilen ve toplumsal sorunlara karşı çözüm üretebilecek bir sektördür[37]. Bu kapsamda kurumsal sorumluluk, sivil sektörün gelişmesine paralel olarak etkisini ve önemini artıracaktır.

Kurumsal sorumluluk terimi Avrupa Birliği’nin resmi metinleri tarafından “şirketlerin operasyonlarına toplumsal ve çevresel kaygıları dâhil etmeleri ve konuyla ilgili paydaşlarıyla gönüllü bir şekilde iletişimde olmaları”[38] olarak tanımlanmıştır. Ancak kurumsal sorumluluk anlayışı, sadece iş yaşantısına ilişkin bir yaklaşımdan daha fazlasını ifade etmektedir. Genel kapsamıyla kurumsal sorumluluğu, iş etiği, hesap verebilirlik, insan ve çalışan hakları, iş sağlığı ve güvenliği, cinsiyet eşitliği, yolsuzluk karşıtlığı, çevresel bilinç ve toplumsal diyalog gibi birçok konuyu içinde barındıran şemsiye bir kavram olarak düşünmek gerekir.

Kurumsal sorumluluk anlayışı hayırseverlik davranışlarıyla büyük benzerlikler taşır. Her iki davranış biçiminin de gönüllü bir yaklaşımla ele alınması ve iyilik için yapılması iki terimin birbirinin yerine kullanılmasına neden olmuştur. Ancak kurumsal sorumluluk, şirketleri uzun dönemli, stratejik bir yaklaşıma davet eder. Ayrıca kurumsal sorumluluk, ideal olarak şirketlerin tüm paydaşlarını[39] gözettiği bir yaklaşım olmalıdır. Dolayısıyla stratejik yaklaşımdaki farklılık ve paydaş gözetimi ile kurumsal sorumluluk, herhangi bir ihtiyaç sahibine çoğu kez tek seferlik yardımda bulunan hayırseverlik uygulamalarına göre farklılıklar içerir.

Türkiye’de Kurumsal Sorumluluk

Kurumsal sorumluluk uygulamaları tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de artış göstermiştir. Ne var ki, kurumsal sorumluluk olarak örnek verilen birçok uygulamayı, aslen hayırseverlik olarak görmek mümkündür. İslamiyet’in barındırdığı vakıf yapıları ve beş dini görev arasında yer alan zekât anlayışı gibi etkenler, hayırseverlik kültürünün yaygın olmasını sağlamaktadır.

Hayırseverliğin Türkiye’deki konumu tartışmalıdır. Bazı yazarlara göre hayırseverlik kültürü, Türk yönetim kültürü tarafından içselleştirilmiştir. Avrupa’da devlet tarafından ele alınan ilk sosyal sorumluluk anlayışının 19. yüzyılda ortaya çıktığı ifade edilmekte, buna karşın ahilik, vakıflar ve diğer kültürel özellikler sayesinde Türk devletlerinin sosyal sorumluluk hakkında kadim bir geleneği olduğu vurgulanmaktadır. Çarıkçı’nın da içinde bulunduğu bazı yazarlar, günümüz Türkiye’sinde ahlak anlayışının yozlaştığını, tekrar sosyal sorumluluk farkındalığı gelişmiş yönetim anlayışının ortaya çıkması gerektiğini ifade etmektedirler[40].

Diğer taraftan hayırseverlik yaklaşımının günümüz dünyasının yeterliliklerini tam olarak karşılayamadığını düşünenler de vardır. Hayırseverlik uygulamalarından kurumsal sorumluluk yaklaşımlarına geçilmeli, bu yaklaşım bir strateji olarak benimsenmelidir. Bu geçiş şirketlere markalaşma ve itibar gibi konularda fayda sağlayacak ve ülkedeki sorunların çözümünü daha stratejik bir noktaya taşıyacaktır[41].

Kurumsal sorumluluk düşüncesi ve uygulamalarının gelişimini dış etkenlere bağlayan görüşler de mevcuttur. Öyle ki Osmanlı geleneğinde yer alan ahiler ve vakıfların işleyişi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte bir kırılma noktası yaşamış, devletin merkeziyetçi rolü, hayırseverlik uygulamalarını değiştirmiştir. Hayırseverlik baskın iken kurumsal sorumluluk yaklaşımının öne çıkmaya başlaması, uluslararası platformda eş biçimlilik oluşturabilmek için yapılan baskılardan kaynaklanmaktadır. İtibarını artırmak ve medyada görünürlük elde etmek gibi amaçlar peşinde olan Türk şirketleri, hayırseverlik yerine Batı’daki kurumsal sorumluluk uygulamalarına benzer uygulamalar geliştirmeye heves etmektedir[42].

Hayırseverlikten kurumsal sorumluluğa geçiş konusunda farklı görüşler olmasına rağmen, Türkiye’de de dünyaya paralel olarak kurumsal sorumluluk uygulamaları açısından büyük bir artış gözlemlenmektedir. Uzun dönemli projeler, kamuya sunulan şeffaf işleyiş raporları, şirketlerin sorumlu davranışları hakkında sunulan bilgilendirmeler ve haberler gibi uygulamaların yanında; konuyla ilgili araştırmalar ve kurumsal sorumluluk hakkında çalışan sivil toplum örgütleri sayısında da artış yaşanmaktadır.

Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve çevresel sorunları, özel sektörün sadece hayırsever yaklaşımlarıyla çözülebilmesi için yeterli değildir. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yetkililerine göre Türk ekonomisinin rekabet gücünü engelleyen beş ana unsur bulunmaktadır: “Marjinal sektörün büyüklüğü, ev hanımı kavramının ortaya çıkardığı sorunlar (gizli işsizlik, sosyal güvence eksikliği vs.), ücretlendirilmeyen aile işçiliği, çıraklık sistemindeki sorunlar ve çok yüksek orandaki kayıt dışı istihdam”[43]. Bu sorunların tümü devletin çözüm üretmesinin yanında, daha sorumluluk sahibi bir özel sektörün varlığını da gerektirmektedir; çünkü tüm bu sorunların çözümü için gereken gelişmiş iş ahlakı, tedarik zinciri yönetimi, toplumsal katılım projeleri gibi uygulamaların, günümüz koşullarında sadece hükümetler tarafından sağlanması mümkün değildir.

Bir diğer temel unsur olan çevre yaklaşımında da yine sadece devletin çabası ile çözülemeyecek sorunlar göze çarpmaktadır. Örneğin 1997 yılında imzaya açılan Kyoto Protokolü, imzacı ülkeleri çevresel anlamda sorumlu olmaya çağırmaktadır. Ülkeler özel ve kamu sektörlerinin çevreye verdiği zararı ölçmek ve bu zararları belirli oranlarda azaltmakla yükümlüdürler. Bu yükümlülüğe uymayan imzacı ülkelere karşı uluslararası yaptırımların uygulanması söz konusudur. 2009’da Kyoto Protokolü’nü imzalayan Türkiye, 2013’ten sonra çevreye verdiği zararı ölçmek ve azaltmakla yükümlü olacaktır. Ancak bu durum yeterli alt yapı sağlanmadığı takdirde Türk özel sektörü açısından rekabetçiliği olumsuz etkileyecek bir gelişme olarak yorumlanmaktadır. Alt yapının sağlanabilmesi için ise çevreye ilişkin farkındalığın artırılması ve özel sektörün doğrudan konuyla ilgili sorumluluk uygulamaları geliştirmeleri gerekmektedir[44]. Dolayısıyla yine devlet sadece kendi olanaklarıyla çevreye ilişkin düzenlemeleri takip etmekte yeterli görünmemektedir.

Devletlerin kurumsal sorumluluk konusunda kendilerini konumlandırışlarındaki gelişmeler dikkat çekicidir. Günümüzde Avrupa Parlamentosunda kurumsal sosyal sorumluluk adına bir sözcü parlamenter bulunmaktadır. Singapur ve İngiltere gibi ülkelerde kurumsal sorumluluk bakanlık düzeyinde önemsenmektedir. Norveç Hükümeti kurumsal sosyal sorumluluk hakkındaki yaklaşımını belirten bir kitapçık yayınlamıştır. Bu kitapçığa göre daha verimli, etik ve gelişmeye açık ekonomilerin oluşturulması için kurumsal sosyal sorumluğa ihtiyaç duyulmaktadır. Sadece özel sektör değil, hükümet de dâhil olmak üzere toplumun tüm tabakaları konuyla ilgili çalışmalar yürütmelidir[45]. Türkiye’de ise doğrudan kurumsal sorumluluk hakkında olmasa da sürdürülebilir kalkınmaya vurgu yapan 9. Kalkınma Planında yer alan madde, hükümetin konuyla ilgili bir bakış açısının var olduğunu göstermektedir:

“Sanayi ve çevre politikalarının uyumu gözetilerek büyümenin sürdürülebilirliği sağlanacaktır. Sanayide, insan sağlığına ve çevre kurallarına uygun üretim yapılacak, sosyal sorumluluk standartlarının gözetilmesine önem verilecektir.”[46]

Tartışma: Ahilik ve Kurumsal Sorumluluk

Türkiye’de kurumsal sorumluluğa ilişkin ilk ve en kapsamlı uygulamalar uluslararası şirketler tarafından hayata geçirilmiştir. Bu durum, kurumsal sorumluluğun büyük uluslararası markaların rekabet güçlerini artırmaya yönelik bir pazarlama stratejisi olduğuna dair bir kanının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Uluslararası kurumsal sorumluluk terminolojisine daha hâkim olan ve bu yaklaşımı daha iyi kullanan uluslararası şirketlerin yaklaşımları, birçok bireyde şirketlerin gerçekten sorumlu davranışlar üretebileceğine dair kuşkular uyandırmaktadır.

Bu kuşkuların en fazla dillendirilmiş hâli, şirketlerin aslında tek gerçek amaçlarının daha fazla kâr etmek olduğudur. Dolayısıyla kurumsal sorumluluk, böyle düşünen kimseler için aslında daha fazla kâr etmeye yönelen şirketlerin taktığı bir maskedir.

Diğer yandan kurumsal sorumluluk uygulamaları ve kazancın artırılması birbiriyle çelişmek zorunda değildir. Kurumsal sorumluluğun şirketlerin itibarını artırıcı etkisi sayesinde şirketlere daha fazla kazandırabilmesi mümkündür. Bu noktada ortaya çıkan sorun, şirketin kazancını sağlarken sadece kâr odağıyla mı, yoksa sorumluluk bilinciyle mi hareket edeceğidir.

Kurumların sorumluluk sahibi olmalarına duyulan ihtiyacı ispatlayabilecek sayısız ekonomik, toplumsal ve çevresel neden bulunabilir. Bu konuda önemli olan şirketlerin, özellikle de ekonominin büyük bir kısmını kaplayan küçük ve orta boy işletmelerin, kurumsal sorumluluk hakkında bilinç kazanmasıdır.

Ahilik tam bu noktada çok önemli bir fırsat olarak belirmektedir. Türkiye’de kurumsal sorumluluk fikrinin anlaşılması için ahilik, büyük bir imkân tanımakta, yerel ve kültürel bir kaynak olarak kurumsal sorumluluk fikrine duyulan yabancılığı ortadan kaldırıcı bir etki göstermektedir. Ancak bu etkinin sağlıklı şekilde gerçekleştirilmesi için ahiliği nasıl algıladığımızı ve ahiliğin günümüz dünyası için nasıl yorumlanması gerektiğini gözden geçirmemiz gerekecektir.

Önceki bölümlerde ayrıntılarla değinildiği üzere ahilik asla tarih boyunca aynı kalmış bir kuruluş değildir. Hem ahlaki öğretisi, hem toplumsal işlevi bakımından ahilik yıllar içerisinde büyük değişimlere uğramıştır. Özellikle çalkantılı yüzyıllara denk gelen kuruluş yıllarında, ahilerin siyasi ve sosyal fonksiyonları kadar örgütsel kimlikleri de büyük bir çeşitlilik sunar. Fakat günümüzde ahiliğe yaklaşımlar genellikle konuyu fazlasıyla genellemelerle açıklayan tek düze yaklaşımlar içermektedir. Bu yaklaşımlar, ahiliği genellikle sadece dini veya sadece mesleki bir oluşum olarak göstermek eğilimindedir. Dolayısıyla Faroqhi’nin saptadığı gibi ahiler hakkındaki edebi metinler çoğu zaman zanaatkârların günlük yaşamlarından ve sıradan (fakat gerçek) sorunlarından çok, ritüellere odaklanır[47]. Ahiliğin anısını yüceltmek için çalışan kimi araştırmacılar ise ahilerin dini duruşlarını fazla vurgulamakta ve ahileri kendi isteklerine göre yapay olarak şekillendirmektedir. Bu şekillendirmeler dini olduğu kadar, aşırı milliyetçi, aşırı nostaljik veya aşırı romantize[48] eğilimlerle de gerçekleşebilmektedir.

Aynı şekilde ahilik hakkında günümüzde yapılan anmaların birçoğu, ahileri anlamak ve günümüz koşulları açısından yorumlamaktan ziyade, ahiliği tarihsel bir unsur olarak ele alıp sadece şekle yönelik etkinlikler yapmak üzerinedir.

Ahiliğin doğru yorumlanması için farklı bilim dallarının (multi disipliner) yaklaşımı gerekmektedir. Dini, mitolojik, siyasi, askeri, toplumsal ve iktisadi özelliklerinin daha iyi anlaşılmasıyla, etkileri hâlâ toplumsal hafızamızda bulunan ahilik düşüncesini daha iyi yorumlama imkânı bulunabilecektir. Böylece başta kurumsal sorumluluk düşüncesi olmak üzere, ahilik günümüze ilişkin birçok kavramı zenginleştirebilecek potansiyele sahiptir.

Önceki bölümlerde değinildiği üzere, ahiler, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Türklerin yerleşik hayata uyum sağlamaları sürecinde topluma karşı kendilerini sorumlu hissediyorlar ve şehrin tüm sorunlarına karşı çözümler üretmeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla ahilerin zamanında, meslek gruplarının oluşturduğu kurumlar kendi sorumluluk anlayışlarını üretmişlerdi. Hatta bu anlayış, hem bireysel hem kurumsal sorumluluğa yönelikti. Günümüzde ise iş ahlakı fikrinden kopan ve tüm dünyada varlık gösterebilecek kadar etkinleşen şirketleri, toplum sorumlu olmaya çağırıyor. Bu çağrıya kulak veren şirketler ise sorumluluklarını geliştirmeye yönelik yaratıcı ve yeni fikirler üretmeye çalışıyor.

Yüzyıllar önce, böyle bir çağrı olmaksızın topluma karşı sorumluluklarının farkına varmış olan ve günümüzdeki uygulamalarla kıyaslanamayacak ölçüde kendilerini toplumsal refaha adamış olan ahiler, kuşkusuz günümüz kurumsal sorumluluk düşüncesine ilham verecek, dünyada konuyla ilgili terminolojiye yeni kavramlar kazandırabilecek niteliktedir. Bunu gerçekleştirmek için, kısıtlı ve göstermelik sözde iyiliksever hareketler yerine; sorumluluk kavramını sahiplenmek ve gerçek sorumluluğun ahiler gibi, ‘sakala ak düşürecek’ bir yol olduğunu benimsemek gerekmektedir.

 

Kaynakça

Alakavuklar O., Kılıçaslan S., Öztürk E. (2009) “Türkiye’de Hayırseverlikten Kurumsal Sosyal Sorumluluğa Geçiş: Bir Kurumsal Değişim Öyküsü”, Yönetim Araştırmaları Dergisi, cilt 9, sayı 2.

Bayram, Mikail (1991) Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, Konya.

Bayram, Mikail (2005) Sosyal ve Siyasal Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi, Konya.

Bornstein, David (2004) How to Change the World, New York, Oxford Press.

Celal, Metin. (2002) “Ankara’da Ahiler Yönetimi Meselesi”, Türk Kültürü, Yıl:XI, Sayı: 472.

Commission Green Paper (2001) “Promoting a European Framework for Corporate Social Responsibility”.

“Corporate Social Responsibility in a Global Economy”(2008-2009) Norwegian Ministry of Foreign Affairs.

Çarıkçı İ., Uzunbacak H., Adıgüzel O., Özkul A. (2009) “Türk Yönetim Kültürü Bağlamında Sosyal Sorumluluk”, Uluslararası Davraz Kongresi 2009 Bildiri Kitabı, Isparta.

Ekinci, Yusuf (1991)Ahîlik, Ankara.

El-Kaşgari, Mahmud (2007) Divanü Lugati’t-Türk, İstanbul. Kabalcı Yayınevi.

Emiroğlu, Kudret. Aydın Suavi (2003) Antropoloji Sözlüğü. Ankara. Bilim ve Sanat Yayınları.

Faroqhi, Suraiya (2011) Osmanlı Zanaatkârları, İstanbul, Kitap Yayınevi.

Giddens, Anthony (2000) Elimizden Kaçıp Giden Dünya, İstanbul, Alfa Yayınları.

Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri, İstanbul, Ötüken Yayınevi.

İnalcık, Halil. (2009) Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – 1, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Kafesoğlu, İbrahim (1977) Türk Millî Kültürü, Ankara, Türk Kültürüne Araştırma Enstitüsü Yayınları.

Orhaner B., Doğan F. (2010) CSR Turkey Baseline Report, Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği.

Ögel, Bahaeddin (1998) Türk Mitolojisi, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Stengel, Richard, Caplan, Jeremy (2009) “The Responsibility Revolution”, Time, Vol:174, Issue: 11.

Yönet, Ender(2005) “Kurumsal Sosyal Sorumluluk Anlayışında Son Dönemeç: Stratejik Sorumluluk”, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 8. Cilt, 13. Sayı.

“9. Kalkınma Planı” (2006) Resmi Gazete, Sayı: 26215, 519. Madde.


Dipnotlar

[1] Bu makale 21.09.2012’de Kırşehir’de düzenlenen Ahiliğe Genç Bakışlar Sempozyumu’nda “Makale Yarışması ve Sempozyum Birincisi” ödülüne layık görülmüştür.

[2] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri, İstanbul, Ötüken Yayınevi, s:107.

[3] İnalcık, Halil. (2009) Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – 1, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. s:35.

[4] İnalcık, Halil. (2009) Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – 1. s:37.

[5] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 23.

[6] El-Kaşgari, Mahmud (2007) Divanü Lugati’t-Türk. İstanbul. Kabalcı Yayınevi, s: 146.

[7] Bayram, Mikail (1991) Ahi Evren ve Ahi Teşkiatının Kuruluşu, Konya, s: 130-132.

[8] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 27.

[9] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 24, 85.

[10] İnalcık, Halil. (2009) Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – 1, s: 42.

[11] Celal, Metin. (2002) Ankara’da Ahiler Yönetimi Meselesi. (Yazar konuyla ilgili iddialara yer verdiği makalesinde Ankara’da bahsi geçen dönemin ‘cumhuriyet’ olarak tanımlanmasının yanlış olacağını vurgulasa da, ilgili dönemin ahilerin kontrolünde bir şehir devleti olarak kabul edebileceğini iddia etmektedir).

[12] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 101.

[13] Emiroğlu, Kudret. Aydın Suavi (2003) Antropoloji Sözlüğü. Ankara. Bilim ve Sanat Yayınları, s: 17.

[14] Faroqhi, Suraiya (2011) Osmanlı Zanaatkârları, İstanbul, Kitap Yayınevi, s: 67,68.

[15] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 102.

[16] İnalcık, Halil. (2009) Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – 1, s: 24.

[17] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 19.

[18] Ekinci, Yusuf (1991)Ahîlik, Ankara, s:7.

[19] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 46, 55.

[20] Bayram, Mikail (2005) Sosyal ve Siyasal Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi, Konya, s:22.

[21] Ögel, Bahaeddin (1998) Türk Mitolojisi, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s:115-127.

[22] Faroqhi, Suraiya (2011) Osmanlı Zanaatkârları, s:68.

[23] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 79-80.

[24] İnalcık, Halil. (2009) Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – 1, s: 34.

[25] Bayram, Mikail (2005) Sosyal ve Siyasal Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi, s:36, 37, 123, 159.

[26] İnalcık, Halil. (2009) Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – 1, s: 26.

[27] Kafesoğlu, İbrahim (1977) Türk Millî Kültürü, Ankara, Türk Kültürüne Araştırma Enstitüsü Yayınları, s: 317,318.

[28] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 104, 109.

[29] İnalcık, Halil. (2009) Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – 1, s: 41.

[30] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 156.

[31] Faroqhi, Suraiya (2011) Osmanlı Zanaatkârları, s:157.

[32] İnalcık, Halil. (2009) Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – 1, s: 40.

[33] Güllülü, Sabahattin (1977) Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri. s: 140.

[34] Giddens, Anthony (2000) Elimizden Kaçıp Giden Dünya, İstanbul, Alfa Yayınları, s: 25.

[35] Giddens, Anthony (2000) Elimizden Kaçıp Giden Dünya, s: 27.

[36] Stengel, Richard, Caplan, Jeremy (2009) “The Responsibility Revolution”, Time, Vol:174, Issue: 11.

[37] Bornstein, David (2004) How to Change the World, New York, Oxford Press, s: 3-5.

[38] Commission Green Paper (2001) “Promoting a European Framework for Corporate Social Responsibility”.

[39] Paydaş terimi, ‘paydaş teorisi’ isimli çalışmalarıyla konu hakkında birçok görüş bildiren Edward Freeman’ın kullandığı şekli ile, ‘doğrudan veya dolaylı olarak bir işten etkilenen veya bir işi etkileyen herkes’ anlamını içermektedir.

[40] Çarıkçı İ., Uzunbacak H., Adıgüzel O., Özkul A. (2009) “Türk Yönetim Kültürü Bağlamında Sosyal Sorumluluk”, Uluslararası Davraz Kongresi 2009 Bildiri Kitabı, s: 1815-1823.

[41] Yönet, Ender(2005) “Kurumsal Sosyal Sorumluluk Anlayışında Son Dönemeç: Stratejik Sorumluluk”, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 8. Cilt, 13. Sayı.

[42] Alakavuklar O., Kılıçaslan S., Öztürk E. (2009) “Türkiye’de Hayırseverlikten Kurumsal Sosyal Sorumluluğa Geçiş: Bir Kurumsal Değişim Öyküsü”, Yönetim Araştırmaları Dergisi, cilt 9, sayı 2.

[43] Orhaner B., Doğan F. (2010) CSR Turkey Baseline Report, Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği, s:21.

[44] Orhaner B., Doğan F. (2010) CSR Turkey Baseline Report, s: 22, 23.

[45] “Corporate Social Responsibility in a Global Economy”(2008-2009) Norwegian Ministry of Foreign Affairs.

[46] “9. Kalkınma Planı” (2006) Resmi Gazete, Sayı: 26215, 519. Madde.

[47] Faroqhi, Suraiya (2011) Osmanlı Zanaatkârları, s:33, 34.

[48] Yusuf Ekinci, Ahilik isimli kitabında bu romantik-nostaljik etkiyi çarpıcı şekilde yansıtmaktadır. Ekinci’ye göre: “Ülkemizde esnaf ve sanatkarlar, toplumda kimseyi rahatsız etmezler, kimseye yük olmazlar… yaşayışları hareketler töreleri ve ahlaki yapıları itibariyle sosyal bünyenin koruyucusudurlar. Vatanına milletine inançlarına bağlıdırlar… mütevekkil, çalışkan, saygılı ve tutumludurlar… Kısaca Türk esnaf ve sanatkârlarının büyük çoğunluğu Ahi birliklerini kuran düşünceyi yaşatan insanlardır”.
Ekinci, Yusuf (1991)Ahîlik, s:137.

—————————————–

Kaynak Gösterme Bilgisi:

Orhaner, Berkay (2012) “Ahilik ve Kurumsal Sorumluluk”, (haz.) Ceylan, Kâzım. Ahiliğe Genç Bakışlar Makale Yarışması ve Sempozyumu – Bildiriler. Ahi Evran Üniversitesi Ahilik Kültürünü Araştırma ve Uygulama Merkezi. Yayın Nu: 8. Kırşehir.