Toplumsal Birer Vatandaş Olarak Şirketlerin Kişilikleri ve Gezi Parkı Olayları*

Medeniyet ticaret sayesinde gelişti. Önceleri mal değiş-tokuşu olarak yapılan ticaret, özellikle 16 ve 17. yüzyıllardan itibaren merkantilizmin gelişmesiyle birlikte sadece kâr amacıyla yapılır hale geldi. Deniz aşırı kaynaklara ulaşmak isteyen ticaret kolonileri, dünyanın ilk büyük şirketlerini kurdu. Bu şirketlerin etkinlikleri, Fransız Devrimi’nden Rönesans’a kadar, birçok önemli siyasi, toplumsal ve kültürel olayı tetikledi. Bu süreç günümüzü etkilemeye hâlâ devam ediyor. Tüm dünya tek ve bütünleşik bir pazar alanına, bireyler ise bu pazarda alışveriş yaparak hayatlarını devam ettirebilen canlılara doğru yaşadığı dönüşüm hızla devam ediyor. Bu açıdan bakılırsa, belki de küreselleşmenin de en büyük sebepleri arasında “kâr amaçlı ticaret” olduğunu söylemek mümkün.

Ortaklıklar (şirketler), önce ticaretin, daha sonra ise toplumsal yaşamın merkezi örgütlenme modeli haline geldiler. Büyük oranda kaynak tüketebilen, üretimlerini ve sağladıkları hizmetleri hiç durmaksızın çeşitlendirip geliştiren şirketler, tüm dünyaya şekil veren merkezi bir güç hâline geldiler. Bir yandan özel sektör olanca hızıyla büyümeye ve özgürleşmeye devam ederken, diğer yandan siyasi kurumlar, şirketler üzerindeki etkilerini büyük oranda yitirdiler. Özellikle soğuk savaş sonrasında devletlerin piyasalar üzerindeki varlıklarını azaltmasıyla şirketler dünya üzerindeki en etkin kuruluşlar oldular.

Peki, aldıkları kararlarla binlerce kişinin hayatını etkileyebilen, çok büyük oranda doğal ve toplumsal kaynak tüketebilen şirketlerin sorumlu oldukları tek konu, kâr-zarar dengesi için mi uğraşmaktır? Dünya üzerinde beş milyondan fazla çalışanı olan bir perakende zincirinin veya onlarca ülkenin doğalgaz ihtiyacını sağlayan dev bir enerji şirketinin tek derdi kâr-zarar denkliği midir? Belki de kurumsal sosyal sorumluluk kavramı, şirketlerin kar-zarar ekseninden çok daha fazlasını düşünmesi gerektiğini anlatan bir çağrı olarak yorumlanmalıdır.

Ters taraftan düşünmek de mümkün olabilir. Şirketler kendilerine daha belirgin bir pazar kurabilmek veya belirli konularda daha avantajlı olabilmek için “etliye sütlüye karışmayan” şirket görünümünden çıkıp, belli konularda “taraf” olmak isteyebilirler. Özellikle siyasi açıdan taraf olmak, şirketler açısından büyük avantajlar veya dezavantajlar oluşturabilir. Yıllarca ABD’de mühendis olarak çalışmış bir tanıdığım, uçak sektöründe çalışan mühendislerin seçimlere göre hareket ettiğini anlatmıştı. Seçimleri Demokratlar kazanırsa herkes Boeing’te, Cumhuriyetçiler kazanırsa herkes General Dynamics’te çalışmak istermiş. Çünkü büyük ihalelerin hükümete yakın olan şirketler tarafından kazanılacağına inanılırmış.

Elbette bizler, kurumsal sosyal sorumluluk kavramıyla şirketlerin kar-zarar ekseni saplantısından kurtulup, siyasi olarak taraf olmalarını kast etmiyoruz. KSS, şirketlerin kendilerini sorumlu bir vatandaş gibi görmeleri anlamına gelmelidir. Böylece şirketler, kendi konuları, etki alanları ve pazarlarını göz önünde bulundurarak toplumu, çevreyi ve ekonomiyi destekleyebilir, artı değer yaratabilirler. Böylece KSS, hem şirketler için uzun dönemli bir sürdürülebilirlik stratejisidir, hem de toplumun -artık dünyanın en muktedir kuruluşları haline gelmiş olan- şirketlerden haklı bir beklentisidir.

Perakende ürün veya hizmet satan şirketlerin toplumsal açıdan daha çok ön planda bulundukları bir gerçektir. Her gün sokakta gördüğümüz, ürünlerini kullandığımız ve hizmetlerinden sıklıkla yararlandığımız şirketleri, bireysel hayatlarımızın daha çok içinde görür, bu şirketlerin kurumsal davranışlarını daha fazla önemseriz. Özellikle bu şirketlerin sadece ürün ve hizmetlerinin niteliğiyle değil, toplumsal ve çevresel davranışlarıyla da takip ederiz.

Türkiye ve dünyanın gündemini sarsan Taksim Gezi Parkı’nda başlayan olaylar, toplumsal birer vatandaş olarak şirket kişiliklerinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Kâr-zarar eksenli hareket etmekten öte, toplumla ilişkisini daha derinlikli bir anlayışla kuran, böylece kendisine bir “kişilik” oluşturabilmiş şirketler, kriz ortamını yönetebilmekte daha başarılı oldular.

Gezi Parkı olaylarıyla ortaya çıkan olağanüstü ortam, kitlelerin şirketleri nasıl algıladığını aşırı uçlarda ortaya koyduğu bir deneyim yaşattı. Olayların en hararetli şekilde yaşandığı 31 Mayıs günü gözlemleyebildiğim kadarıyla, yüzlerce dükkânın bulunduğu İstiklal Caddesi’ndeki açık mağazaların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Olayların oluşturduğu hararetle, neredeyse tüm dükkânların kepenklerine sprey boyalarla çeşitli sloganlar yazılmıştı. Özellikle uluslararası şirketlerin şubelerinin kepenklerinde daha ağır ifadeler bulunuyordu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı’nın sahibi olduğu muhallebici dükkânına ciddi zarar verilmişti. Diğer yandan kitap satan mağazaların camlarına hiç slogan yazılmamış, bu mağazalara hiç zarar verilmemiş olması dikkate değerdi.

Sosyal medya üzerinden de şirketlerin gezi parkı olaylarına verdiği tepkiler yargılandı. Olaylar başlar başlamaz mağazalarını kapatan birçok firma yasaklı markalar listesine alındı. Diğer yandan hem İstanbul’da, hem de Gezi Parkı ile ilgili protestoların gerçekleştiği diğer pek çok ilde, kapılarını yaralanan ve yardıma ihtiyaç duyan kişilere açan birçok küçük esnaf dükkânı ve mağaza, özellikle protestoları destekleyen kişilerin sempatisini kazandı.

gezi2

Uluslararası bir kahve zincirinin, protestolar sırasında kapılarını kapattığına dair iddiayı kamuoyuna yaptığı bir duyuruyla tekzip etmesi, hatta ilkyardım konusunda eğitimli personeliyle ihtiyaç duyan kişilere olaylar sırasında yardım edildiğini açıklaması, bu küresel şirketin kriz ortamındaki kimliğini ne kadar önemsediğini ortaya koyuyordu. Ayrıca toplum vicdanı, olayların yaşandığı merkezlerdeki esnafın durumuna karşı kayıtsız kalmadı. Sosyal medyada sık sık olayların meydana geldiği yerdeki dükkânlardan alışveriş yapılması çağrısında bulunuldu. Ankara’da bindiğim bir taksinin sürücüsü, kendisi de protestoları destekliyor olmasına rağmen, Kızılay’daki esnafın işlerinin durmuş olmasını üzüntüyle karşılıyordu.

Toplumun, şirketlerin kimliklerini ve kâr-zarar eksenli hareket etmelerinden başka ne gibi etkinlikler içinde olduklarını sadece olağanüstü durumlarda sorgulaması, şüphesiz KSS farkındalığının ülkemizde hâlen yeterince gelişmediğini gösteriyor. Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde sorun yaşadığı bir ülkenin mallarının bir anda boykota uğraması veya sorun yaşanan ülkelere ait gibi algılanan markaların protesto edilmesi, toplumun anlık heyecanlarla ortaya koyduğu tepkilerden meydana gelirken, şirketlerin kurumsal sorumluluğu hakkında yeterli ve kalıcı bir yaklaşım sunmuyor.

Günümüzde şirketler ne sadece bir ülkeye, ne tek bir bir bakış açısına, ne de belirli bir siyasi eğilime endekslenebilir. Şirketler çok farklı paydaşlarla çok boyutlu bir düzeyde ilişki kuran, oldukça karmaşık “tüzel kişilikler”dir. Bizlere düşen, hayatımıza etki eden bu kişilikleri daha derinlikli bir bakış açısıyla değerlendirerek hareket etmektir. Şirketler ise sıklıkla inkâr etmek istedikleri bir gerçekle Gezi Parkı olayları sonrasında bir kez daha karşılaştılar: Şirketler, asla sadece ticaret yapan kuruluşlar değildir.

*Bu yazı KSS Türkiye Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2013 sayısında yayımlandı.

Üst fotoğraf: Olayların yoğunlaştığı 31 Mayıs’ta, İstiklal Caddesi’ndeki mağazaların birçoğu zarar görmemek için kapandı. Daha çok küçük esnaflardan oluşan, ara sokaklardaki az sayıdaki dükkân iş yapmaya ve olaylardan zarar görenlere yardım etmeye çalıştı.

Alt fotoğraf: Kriz durumlarında dahi girişimci seyyar satıcılar varlıklarını sürdürebiliyorlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.